Nerede çokluk, orada bokluk

‘Nerede çokluk orda bokluk’ ne güzel bir cümledir ya… İş hayatından aileye, psikolojiden sosyal çevreye kadar hayatın bütününü özetler mi bir cümle. Hangi atamız hangi şartlarda bunu söylemişse, vallahi ağzına sağlık.

           Çok akıllı insanlar hep yalnız mesela. İnsanları çok çabuk tanır ve çok çabuk silerler çünkü. Ne kadar çok çalışkansan o kadar yük bindirirler üzerine. Adetimiz maalesef çok çalışanı eşek yerine koymak. Çok fedakâr insanlar hep mutsuzdur, çünkü kime değer verseler hep kazık yemişlerdir. Ne kadar çok seversen, o kadar çok kırılırsın. Bir kadının gardırobu ne kadar kalabalıksa kafası o kadar karışıktır ya da bir adamın hayatında ne kadar çok kadın varsa. Birinin mal varlığı ne kadar fazlaysa, gerçek dostu o kadar azdır. İş yükün ya da sorumlulukların ne kadar çoksa o kadar az sosyal hayatın vardır. Borcun ne kadar çoksa, hayattan aldığın keyif de bir o kadar azdır. Ne kadar çok yaşarsan, o kadar fazladır günahın. Ya da ne kadar çok konuşursan o kadar az dinlenirsin.

          Ne gördüler de böyle bir cümle ile olayı özetlediler acaba?  Atasözü denince nedense taş devrinden senaryolar geliyor benim aklıma.

          Düşünsenize… Mağarasını hareme çeviren çapkın bir ata, kadın dırdırından sıkılıp keyif tütününü bile içemeyecek hale geldiğini fark edince mağarasının duvarına bu sözü kazıyıp, tek eşliliğe dönmeye karar vermiştir. Ya da tam tersi belki de bir hanım ata tarafından söylenmiştir bu söz. Bir sabah elindeki hayvan postlarını yan yana serip, bugün hangisini giysem diye düşünerek karalar bağlamıştır.

          Bütün olayları çözümleme niteliği olan bu cümleyi kuran atamız hangi çoklukta hangi bokluğu yaşadı bilinmez ama tütün 1492 senesinde Kristof Kolomb tarafından Küba’da bulunmuş. Bilginize.

Çocukluğumuzun unutulmazları 2

Ev ekonomisi ve iş eğitimi dersi

90lar’da müfredatta olan bu dersi hatırlayanlar var mı? O zamanlar her ne kadar gereksiz bulsam da, şu an bir eğitimci olarak dürüstçe söyleyebilirim ki hakkını yemişiz.

Bize verilen malzeme listesini tedarik edebilmek için, babalarımızın ‘Git pantolonumun cebinden al!’ dediği paralarla koşa koşa kırtasiyeye giderdik. O zamanki kırtasiyeler de hırdavat dükkânı gibiydi mübarek. Derste başlayan çalışma çoğunlukla ev ödevine dönüşürdü. Ne kadar çok uğraşırdık el emeği göz nuru ürünlerimiz için. Öğretmenimiz kızmasın diye sabaha kadar yetiştirmeye çalışırdık.  

Alçı kalıpları : İçlerine alçı döker, kuruduktan sonra sulu boya ile boyardık.

Makromeler :Makromelerden bileklik, çanta ve hatta saksı askılıkları bile yapardık. Üstelik bunları yaparken en fazla 13-14 yaslarındaydık. Ne becerikli çocuklarmışız biz gerçekten.

Kontrplak çalışmaları

Kil testereyi hatırlayan var mı mesela? Kontrplakları kırmadan ince ince milim milim keser, şekiller oluştururduk. Bazen çerçeve, bazen peçetelik…

Halı dokuma

Tahta üzerine çaktığımız çivilere ipler geçirir, ufak halılar dokurduk.

Mandal çalışmaları

O zamanlar şimdiki gibi plastik mandal var mıydı hatırlamıyorum ama, tahta mandallar bu dersin vazgeçilmezlerindendi. Birbirine yapıştırarak oluşturduğumuz çerçeveler, nihalelerle notlar alırdık.

Ev ekonomisi ve iş eğitimi diye iki bölümden oluşurdu kitap. Salata yapmayı, yumurta kırmayı, makarna haşlamayı, düğme dikmeyi de biz bu kitaptan öğrendik. ‘5TL ile neler alınır ya da nasıl ev geçindirilir’ gibi kalem kalem hesaplamak zorunda kaldığımız şeyleri o zaman her ne kadar kafamda konumlandıramasam da, aslında ileride öğrenci olarak yasayacağımız dramlara karşı hayatta kalmayı öğretmişler meğer. ‘How can a student survive with 5TL?’ 🙂

Şimdi düşününce… Ne şanslı çocuklarmışız biz. Şimdiki devrin ne yaparsanız yapın mutlu edemediğiniz tatminsiz çocukları gibi olmadık hiçbir zaman. Kendimizi oyalayacak ve mutlu olacağımız bir şeyler bulurduk illaki. Maddi durumumuzun kötü olması bize engel değildi. Eve gelir gelmez, çantalarımızı bir kenara atar, önlüklerimizi çıkartır, bir an önce sokağa çıkıp oynayalım diye ödevlerimizi bitiriverirdik kimsenin bize söylemesine gerek kalmadan.

Siz bisikleti olan şanslı çocuklardan mıydınız bilmiyorum ama, içten içe ne kadar üzülsem de birinin arkasına binmekten bile mutlu olurdum ben. Bir de seyyar dönme dolapçı amca vardı saatlerce yolunu gözlediğimiz. Mahallenin ta öteki ucundan görünce, hemen bozuk paraları hazırlar koşup sıra beklerdik bir tur binebilmek için.

Sahi ne ara büyüdük biz?

Çocukluğumuzun unutulmazları

Ne kadar kolay mutlu olurmuşuz eskiden? Küçük görünen rengarenk şeyler, aslında ne renkli izler bırakmış hayatımızda. O küçücük şeyler, en mutlu anılarımızdan birkaçı olmuşlar aslında fark ettirmeden. Aynısından sahip olduğumuz halde atmaya kıyamayacak kadar değer vermişiz her birine.  En yakın arkadaşlarımız onlardan bir tanesini istediğinde içten içe üzülecek kadar masum, alt dudağımızı büzerek yine de paylaşacak kadar da vicdanlıymışız.

       Bakalım hatırlayınca kimleeerrrrr, hangi günlerde bulacak kendini …

Tasolar

Cips paketlerinden çıkan yuvarlak plastik oyun kartları. Her birinin üzerinde farklı pokemon karakteri vardı. Unisex bir oyundu bizim için,  hepimizin cebinde onlarca bulmak mümkündü. Hala bazı internet sitelerinde koleksiyon olarak satışları mevcut.

Misketler

Çoğunlukla erkek çocuklarının mahalle aralarında oynadığı, poşet poşet ceplerinde taşıdıkları minik rengarenk cam nesneler. Bowlingin minik ve old fashion versiyonu bir nevi. Çocukların yerde yan yana sıralanan bilyeleri vurabilmek için yarıştıkları, uğruna ne kavgalar/küslüklerin çıktığı oyun.

Kokulu-renkli mektup kâğıtları/zarfları

Kızların vazgeçilmezi. Kokulu bir kâğıda yazdığımız sevgi dolu cümlelerimizi, renkli bir zarfa koyup vererek gösterirdik insanlara verdiğimiz önemi. Kimi zaman arkadaşlarımızın, kimi zaman hayran olduğumuz öğretmenlerin, kimi zamanda platonik aşıklarımızın az yüzünü güldürmedik hani.

Kokulu silgiler

Çeşitli hayvan, meyve, ya da çizgi film kahramanları şekilleri olan mis kokulu silgiler. En güzeli yeşil olandı bence, elma elma kokardı. İster ayı mayalı olsun, ister kelebekli… Her biri içimizde yeme hissi uyandırırdı.

Minnak kokular

Adını dahi bilmediğimiz ama tüm kırtasiyelerde satılan minik poşetlerdeki kokular. Bunları alırken amacımız neydi acaba?

Kokulu kalpli kâğıtlar

Üzerinde Aslan Kraldan tutun da küçük Emrah’a kadar, tüm çizgi film karakterlerinin ya da sanatçı resimlerinin olduğu küçük kalpli kâğıtlar. Kokulu Barbie’yi anlıyorum da, Küçük Emrah’ın ya da Mustafa Sandal’ın ya da bir Orhan Gencebay’ın neden çilek koktuğu hala çözemediğim bir çocukluk travması. Burak Kut ya da Tarkan resimlerini alıp, üstüne bir de bunları koklarken hangi kafadaydık acaba?    Hayır yani, bu kadar sapkın bir hayranlık yasayacağımız yaşlarda da değildik ki… Annem babam da mi görmedi hiç bunları yaparken? Bir tanesi de tutup kızım sen manyak misin niye demedi?

Şıpsevdi kâğıtları

Her biriktirdiğimiz şey, kokulu silgiler kadar masum değilmiş demek ki… Şıpsevdi kâğıtları! Sen de en az kokulu kalpli kâğıtlar kadar suçlusun bence. Her ne kadar ‘Aşk sarılmaktır’, ‘Aşk beraber uyumaktır’ diye saçma sapan aşk taktikleri/tanımları verdigin o zamanlar seni sempatik bulsam da, şu anki kafayla günümüz kadınlarının aşk tutkusunu bu kadar abartılı yaşamalarında senin de payın olduğunu düşünüyorum.

Hayata ‘aşık’ olmanız dileğiyle

Aşkla Kendinizle Kalın

Eskiden evlilik merakımız yüzünden kaçırırdık adamları, şimdilerde sadece güzelim bir ilişkiye razı olup onu da bulamaz olduk. ‘Evlilik için daha çok erken’ diyen adamlar, şimdi ‘Ben ilişki istemiyorum’ cümlesini sıkça tekrarlar oldular. Peki nedir bu değişimin sebebi? Erkeklerin kadınları elde etmek için bin takla attıkları zamanlara ne oldu? Evlilik teklifi aldıklarında gerçekten şaşıran kadınların yerini, ‘Ne zaman evleneceğiz?’ diyen kadınlar ne ara aldı? Sahi biz kadınlar nasıl bu hale geldik?

         Bu ‘Tüm arkadaşlarım evleniyor, ben nasıl yalnız kalırım?’ psikolojisi neden? ‘Yaşın geçiyor bak, bir an önce çocuk yap!’ zırvalıklarına takılıp mutsuz olma lüksü de nereden geliyor? Kadını toplumda önemli kılan şey ne ara medeni durumu oldu? En önemli soru, biz neden ‘doğru adamı’ bulmaya odaklandık ve bunun uğrunda değersizleşmeyi kendimize değer gördük?

         Eskiye göre daha çok söz sahibi değil miyiz toplumda? Daha güçlü? Daha özgür? Bu özelliklerimiz bizi maskülen mi yaptı acaba? Erkeklerle kadınlar sanki rol değiştirdi ilişkilerde. Onlar kaçıyor biz kovalıyoruz. Onlar hayatlarından her türlü keyif almaya devam ederken, biz tek bir ‘amaç’ uğruna keyif almamız gerek zamanımızı kaçırarak yaşıyoruz. Evet, maalesef ki- bir ilişkiyi kendimize amaç edindik… Her şeyimiz tamam, bir ilişkimiz ‘eksik’ çünkü. Ferhat için dağları delen Şirin, Mecnun için çölleri aşan Leyla olduk. Tabiri caizse sirk maymunları gibi, adamları etkilemek için her yeteneğimizi sergilemek zorunda hissediyoruz kendimizi. Bir adam bulduk mu da, kaçmasın diye her türlü fedakârlığı yapıyoruz. Vay halimize!. ‘’- Ev hanımı mı istiyorsun? Ben çok güzel börek açar, dolma yaparım. -Dişi kadın mı istiyorsun? Her gün jartiyer giyer, seni kapılarda karşılarım. ‘’ Peki ne zaman değiştirmeyi düşünüyoruz bu kafaları? Adammm senin için ne yapıyor, adaaammmm??? Biz kendimizi mutlu etmeyi bilmezken, elin oğlunun bizi mutlu etmesini nasıl bekleriz? 

        İlişkisi olanlar ya da evli olanlar çok mu mutlu sanıyoruz? Bizim gibi düşündükleri için, buldukları ilk adamla -Anlaşabiliyor muyuz, anlaşamıyor muyuz? diye düşünmeksizin- evleniverdikleri için bu kadar çok mutsuz evlilik var etrafımızda. Bu kafayla yapılan evliliklerin mutlu sona ulaştığını düşünüyorsanız, sizinle ayni fikirde olamayacağım. Çünkü ben her gece birbirlerine kıçları dönük uyuduklarına iddiaya girerim. 

       Evliliğe karşı bir insan gibi algılanmak istemem. Her kadın gibi benim de evlilik hayali kurduğum zaman olmadı mı? Tabi ki oldu. Üniversitedeyken, birbirimize ‘mezun oluruz, işe başlarız, evleniriz gibi’ cümleler sarf ettiğimiz ve çoook da uzun suren bir ilişkim oldu benim de. Ama sonrasında evleneceksem bu adam ‘o adam’ değil dedim kendi kendime, oldurmaya çalışmadım zorla. Ve ben ne zamanki bunu yaptım, o zaman değişti düşüncelerim. Yaşadığım ilişkinin aslında bir alışkanlık ya da koşullanma olduğunu fark ettim.  Sonra ilk kez aşık oldum. Hala güzel bir şekilde anabildiğim bir adamla tanıştım o ayrılık sayesinde.

     Yani demem o ki artık karşılaştığımız her adam için ‘Acaba bu kez olur mu?’ diye yaklaşmazsak, sonrasında ‘Bu da gol değil’ şeklinde hayal kırıklıklarımız olmaz. Akışına bırakmak lazım her şeyi. Gezin, tozun, görün, eğlenin, öğrenin… Biraz kendinizle kalın… Doya doya yaşayın her anınızı. Gerçekten yaşamaya odaklanın. Hayata ‘aşık’ olmanız dileğiyle. Sevgiler…

Kimsenin yarasını sarmayın, kendinizi kanatırsınız!

Bir gün bir bakarsınız yaranızı sarıp iyileştiren bir adam çıkar karsınıza. Ama kırıktır kalbi, maalesef ki kırmaya da meyillidir. O kadar profesyonelleşmiştir ki kadınlar konusunda, size kendinizi bir anda Cinderella gibi hissettirir. Bir saniye bile elinizi bırakmadan bir film izlersiniz beraber, ya da iki. Şarap içersiniz karşılıklı… Ya da siz şarap içersiniz o bira… Fark eder mi ne içtiğiniz? Sabaha kadar uzun uzun muhabbet edersiniz, gülersiniz, öpüşürsünüz, sevişirsiniz… Belki mısır bile patlatır size. Ya da yemek pişirmeyi teklif eder. Yatakta birbirinize ne kadar kadın ve ne kadar erkek gibi hissettiğinizi/hissettirdiğinizi söylersiniz… Birbirinize dokunmadan bir saniyeniz bile geçmez…

O kadar güzeldir ki her şey… O an tüm yaralarınız sarıldı, ayaklarınız yerden kesildi sanırsınız… Kendinizi o gecenin çok özel olduğu yalanına kaptırırsınız… Sabaha kadar sarılarak uyursunuz. Hatta birbirinize ne kadar keyifli bir gece geçirdiğinizi söyleyip teşekkür bile edersiniz… Sonra eve gidersiniz… Tüm gece neler olup bittiğini düşünüp, hayaller kurmaya başlarsınız… Boş hayaller… Bir mesaj beklersiniz saatlerce. Sonra dayanamayıp siz atarsınız. İşte kalbinizin yerinden oynadığı andır o an. Beklediğiniz cevap gelene kadar kafanız da kurar da kurarsınız. Benim kadar özel hissetti mi o da? Benim kadar keyif aldı mı? Yasadıklarımız tek geceden ibaret olamaz! Devamı gelecek illaki…

Ve beklediğiniz mesaj gelir! Başka planı vardır, sizinle görüşemeyecektir! Pardon ama ne sanmıştınız? Yaralı bir adam sevebilir mi tekrar? Artık uzmanlaşmıştır kadınlar konusunda. Siz kendinizi özel mi sandınız? O her kadınla ayni şeyi yaşıyordur oysa. Hatta sıkıldığında, yalnız hissettiğinde arayacağı kadınlar listesine bile girmiş olabilirsiniz, tebrikler! Bundan sonrası size kalmıştır artık. Ya gururlu durur aradığında rest çekersiniz, ya da yasadığınız anları kar bilip yılda bir iki gece geçirmeye razı olursunuz. O saatten sonra, sakın ha sakın mesaj sesini değiştirip her an mesaj gelecek mi ya da cevrim içi olacak mi gibi hatalar yapmayın… O kendine yeni bir yem buldu zaten çoktan… Aradığınız kişi şu an başkasıyla sevişiyor…