Nerede çokluk, orada bokluk

‘Nerede çokluk orda bokluk’ ne güzel bir cümledir ya… İş hayatından aileye, psikolojiden sosyal çevreye kadar hayatın bütününü özetler mi bir cümle. Hangi atamız hangi şartlarda bunu söylemişse, vallahi ağzına sağlık.

           Çok akıllı insanlar hep yalnız mesela. İnsanları çok çabuk tanır ve çok çabuk silerler çünkü. Ne kadar çok çalışkansan o kadar yük bindirirler üzerine. Adetimiz maalesef çok çalışanı eşek yerine koymak. Çok fedakâr insanlar hep mutsuzdur, çünkü kime değer verseler hep kazık yemişlerdir. Ne kadar çok seversen, o kadar çok kırılırsın. Bir kadının gardırobu ne kadar kalabalıksa kafası o kadar karışıktır ya da bir adamın hayatında ne kadar çok kadın varsa. Birinin mal varlığı ne kadar fazlaysa, gerçek dostu o kadar azdır. İş yükün ya da sorumlulukların ne kadar çoksa o kadar az sosyal hayatın vardır. Borcun ne kadar çoksa, hayattan aldığın keyif de bir o kadar azdır. Ne kadar çok yaşarsan, o kadar fazladır günahın. Ya da ne kadar çok konuşursan o kadar az dinlenirsin.

          Ne gördüler de böyle bir cümle ile olayı özetlediler acaba?  Atasözü denince nedense taş devrinden senaryolar geliyor benim aklıma.

          Düşünsenize… Mağarasını hareme çeviren çapkın bir ata, kadın dırdırından sıkılıp keyif tütününü bile içemeyecek hale geldiğini fark edince mağarasının duvarına bu sözü kazıyıp, tek eşliliğe dönmeye karar vermiştir. Ya da tam tersi belki de bir hanım ata tarafından söylenmiştir bu söz. Bir sabah elindeki hayvan postlarını yan yana serip, bugün hangisini giysem diye düşünerek karalar bağlamıştır.

          Bütün olayları çözümleme niteliği olan bu cümleyi kuran atamız hangi çoklukta hangi bokluğu yaşadı bilinmez ama tütün 1492 senesinde Kristof Kolomb tarafından Küba’da bulunmuş. Bilginize.

Kabin Memuru Bey: Sinnerman…

Tinder ile ilgili yazımda da belirtmiştim, kendisi orada tanıştığım zat-ı muhterem. 2 yıldır varlığından haberdar olduğum, öncesinde böyle bir insanın var olacağından bile şüphe duyduğum muhteşem ruh. Neden biz ona Sinnerman diyoruz? Ona sorsanız kendini böyle tanımlardı diye düşünüyorum.

Peki nedir Sinnerman’i bu kadar özel kılan şey. Yasak ya da yaralı bir aşk hikayesi filan beklemeyin sakın.  Bu iki tarafın da gayet bekar olduğu, tamamen samimiyete dayalı tek gecelik bir ‘şey’ öyküsü. Ama filmlerde gördüğünüz ya da etraftan duyduğunuz alışılagelmiş tek gecelik kullan-at ilişkiler gibi de canlanmasın gözünüzde. Kahramanımız öyle güzel dokunuyor, öyle güzel öpüyor ki, ‘Bu tek gecelik ilişki ise, daha önce ‘’ilişki‘’ sandığım şeyler neydi?’ dedirtiyor. Böyle bir insanı ya da böyle bir geceyi de bu sınıfa sokmak gerçekten haksızlık olur. İnsan tek gecelik ilişkide sarmaş dolaş ya da el ele film, hatta 2 film izler mi? Çok saçma.  Ben kendimi bu kadar iyi ve bu kadar şımartılmış hissederken üstelik adam bencil olduğundan dem vuruyor. ‘Sen bana ellerinle yemek yapmış, gözünden uyku akmasına rağmen sırf benim uykum yok diye benimle sabaha kadar oturmuş adamsın be. Sen de bencilsen, adamım diye gezinenler ölsün o zaman’ diyemedim tabi. Toplasak 2 ya da 3 kez görüşmüşüzdür en fazla ama hayatıma giren tüm erkeklerden daha çok iz bıraktı bende. Üzgünüm exlerim, ama hepinizi toplasam bir Sinnerman etmezsiniz.

Kendi iddialarına bakmayın, şu ana kadar tanıdığım en eğlenceli ve en centilmen kişilik. Yaptığı iş dolayısıyla olsa gerek, ağzı gerçekten iyi laf yapıyor. Kadınlara nasıl davranılacağını çok iyi çözmüş bir prof. Eğlenceye ve kadınlara çok düşkün gibi görünse de içten içe çözemediğim bir burukluğu var belli. Vampir gibi sabahlara kadar farklı kadınlarla farklı mekanlar gezerken bir şey aradığını düşünmüyorum. O daha çok aradığını bulmuş ve kaybetmiş gibi. Tekrar kazanacağına dair de umudu yok sanki. En güzel, en saf gülüşlerini ve sarmaş dolaş uykularını biri tüketmiş belli. Sürekli gittiği favori mekânında bile olmak istediği yerde ya da şekilde değilmiş hissiyatı veriyor bana. Alkolün dibine vurduğunda kayan gözleri o kadar çok şey anlatıyor ki aslında, farkında bile değil. Bir yandan içindeki kırgınlıklarını bastırırken, bir yandan da kırmayacak şekilde dokunuyor insana. Albenisi de burada ya! Etrafındaki gereksiz kadın kalabalığı tarafından bugüne kadar çok pohpohlandığını düşünsem de o kendine değer vermiyor ya da kendini cezalandırıyor. Aklınıza ıssız adam gibi bir karakter getirmeyin lütfen. Benzer noktaları yok değil, var ama ondan çok uzakta.

Bir gülüşü var, insanın içini sıcacık yapıyor. Zoraki gülüşü bile tatlı olur mu bir insanın, olurmuş işte. Bir de küpe takmış kulağına, Allah’ım akıllara zarar. Bu kadar mı yakışır bir insana! Çok mu yakışıklı diye sorarsanız, hayır değil. Öyle kaslı maslı bir tip de gelmesin aklınıza. Ama buna rağmen çok çekici. Gözünüzde biraz canlansın diye şöyle anlatayım. 1.80 boylarında, sürekli bir kot bir siyah t-shirt siyah deri ceket giyen, alnı açık, saçları tepeden seyrekleşmiş, sizinle konuşmadığı sürece sokakta görseniz dönüp ikinci kere bakmayabileceğiniz sıradan bir tip. Konuşmadığı sürece diyorum, çünkü o konuşunca başka yöne bakmanız mümkün değil, o kadar tatlı dilli sıpa. Bir de kaşlarını çattığı zaman alnının ortasında damarlar kocaman bir V seklini alıyor.

Hani arada şehirden ve kalabalıktan kaçmak, bir ormanın içinde sessiz sakin bungalovdan bir evde kalıp sadece kitap okumak ve çevresinde yürümek istersiniz ya… Oraya yerleşmek korkutucu gelir, ama aklınızın bir kenarında da hep vardır orası… Bunalınca, fırsatını bulunca kaçmak istersiniz, belki de aradığınızda tüm rezervasyonlarımız dolu derler içinizde uhde kalır hani. İçten içe üzülürsünüz, o anda tam ihtiyacınız olan yer orasıdır çünkü. Başka yerler aramazsınız daha sonrasında. İleride bir tarihte bir gece de olsa müsait olduğu bir zaman aralığına bakarsınız. Minik şirin samimi sıcak tanıdık bir ev, mükemmel servis ve huzurlu hava. Hah iste, Sinnerman de ücra bir yerde, ama rezervasyonları hep dolu olan bir dinlenme yeri benim için. Gidince huzura doymak için telefonları kapattığım, ertesi gün de korkup kaçtığım…

Çocukluğumuzun unutulmazları 2

Ev ekonomisi ve iş eğitimi dersi

90lar’da müfredatta olan bu dersi hatırlayanlar var mı? O zamanlar her ne kadar gereksiz bulsam da, şu an bir eğitimci olarak dürüstçe söyleyebilirim ki hakkını yemişiz.

Bize verilen malzeme listesini tedarik edebilmek için, babalarımızın ‘Git pantolonumun cebinden al!’ dediği paralarla koşa koşa kırtasiyeye giderdik. O zamanki kırtasiyeler de hırdavat dükkânı gibiydi mübarek. Derste başlayan çalışma çoğunlukla ev ödevine dönüşürdü. Ne kadar çok uğraşırdık el emeği göz nuru ürünlerimiz için. Öğretmenimiz kızmasın diye sabaha kadar yetiştirmeye çalışırdık.  

Alçı kalıpları : İçlerine alçı döker, kuruduktan sonra sulu boya ile boyardık.

Makromeler :Makromelerden bileklik, çanta ve hatta saksı askılıkları bile yapardık. Üstelik bunları yaparken en fazla 13-14 yaslarındaydık. Ne becerikli çocuklarmışız biz gerçekten.

Kontrplak çalışmaları

Kil testereyi hatırlayan var mı mesela? Kontrplakları kırmadan ince ince milim milim keser, şekiller oluştururduk. Bazen çerçeve, bazen peçetelik…

Halı dokuma

Tahta üzerine çaktığımız çivilere ipler geçirir, ufak halılar dokurduk.

Mandal çalışmaları

O zamanlar şimdiki gibi plastik mandal var mıydı hatırlamıyorum ama, tahta mandallar bu dersin vazgeçilmezlerindendi. Birbirine yapıştırarak oluşturduğumuz çerçeveler, nihalelerle notlar alırdık.

Ev ekonomisi ve iş eğitimi diye iki bölümden oluşurdu kitap. Salata yapmayı, yumurta kırmayı, makarna haşlamayı, düğme dikmeyi de biz bu kitaptan öğrendik. ‘5TL ile neler alınır ya da nasıl ev geçindirilir’ gibi kalem kalem hesaplamak zorunda kaldığımız şeyleri o zaman her ne kadar kafamda konumlandıramasam da, aslında ileride öğrenci olarak yasayacağımız dramlara karşı hayatta kalmayı öğretmişler meğer. ‘How can a student survive with 5TL?’ 🙂

Şimdi düşününce… Ne şanslı çocuklarmışız biz. Şimdiki devrin ne yaparsanız yapın mutlu edemediğiniz tatminsiz çocukları gibi olmadık hiçbir zaman. Kendimizi oyalayacak ve mutlu olacağımız bir şeyler bulurduk illaki. Maddi durumumuzun kötü olması bize engel değildi. Eve gelir gelmez, çantalarımızı bir kenara atar, önlüklerimizi çıkartır, bir an önce sokağa çıkıp oynayalım diye ödevlerimizi bitiriverirdik kimsenin bize söylemesine gerek kalmadan.

Siz bisikleti olan şanslı çocuklardan mıydınız bilmiyorum ama, içten içe ne kadar üzülsem de birinin arkasına binmekten bile mutlu olurdum ben. Bir de seyyar dönme dolapçı amca vardı saatlerce yolunu gözlediğimiz. Mahallenin ta öteki ucundan görünce, hemen bozuk paraları hazırlar koşup sıra beklerdik bir tur binebilmek için.

Sahi ne ara büyüdük biz?

Açık Büfe : TINDER

2 yıl önce bir arkadaşımın gazıyla tanıştım meşhur Tinder’la. Biliyorum, herkes böyle söylüyor ama gerçekten durum bu, arkadaşımın gazıyla girdim. Biraz fazla yalnız takılmış olacaktım ki, artık kafayı yiyeceğime kanaat getirmiş, bin bir ısrarla sonunda beni bulaştırmıştı bu aleme.

Eleme metodunu çok sevmiştim. Beğenirsen sağa, beğenmezsen yallah sola… Sen beğenmediğin sürece kimsenin sana mesaj atma ihtimali de yok, oh mis. Konuşmalar hoşuna gitmezse eşleştiğin kişiyi de unmatch yapabiliyorsun. İlk başlarda soru-cevap şeklinde ilerlediği için muhabbet, kendimi anketör gibi hissetmiştim. Ama sonra olay bazen goygoya, bazen de stres topuna dönüştü benim için.

Ne ararsan var… Eli yüzü düzgün profillerin % 40’ini THY’li beyler, %20’sini istisnasız BMW’li ve spor salonlarında six pack yapmaya çalışan dumble-dorlar, diğer %20’sini nargile man’ler ve tesbihli canlar meşgul ediyor. Geri kalan %20 de maalesef çek senet mafyası tipli amcalar ya da kadınlara ihtiyaçları karşılığında para teklif eden Karaköy bonkörleri…

Şöyle biraz gezindiğinizde ‘Vay anasını’ diyorsunuz. Herkes dünyayı gezmiş, bir ben miyim evde oturan? Herkes ata biniyor, tenis oynuyor, kiteboard yapıyor bir ben miyim netflix’te takılan?   Bir biyografiler yazılmış, hey anam hey… İngilizce bile değil sadece; İspanyolcalar, İtalyancalar… Japonca bile var. Herkes ya doktor, ya mühendis, ya avukat, ya pilot. ‘Beni ne doktorlar, ne mühendisler istedi’ diyen ablalar Tinder’da takılıyormuş demek ki… Bir tane boş insan yok sözde.

Sonra bir beğeniler yağıyor, hey maşallah. Siz beğenmeseniz de adamı gözünüzden kaçırma ihtimaliniz yok, süper like diye bir şey var.  Herkes Tinder’da ama birbirine ‘Neden Tinder’dasin?’ diye soruyor. Bekledikleri cevap belli çünkü: Seks. Bunun için burada değilsen konuşmamızın bir anlamı yok. Adamların tek odaklandığı şey var. Güzel bir kızla sevişmek. O kadar. Hırlı mısın, hırsız mısın önemli değil. İki cümleyi arka arkaya kurabilecek kadar zekân var mı? O da önemli değil. Yalnız yaşıyor ol ve evinin konumunu söyleyecek kadar beynin olsun yeter.

Kadınlarda olay onlardaki gibi işlemiyor farkında değiller… Ay ne kadar kaslı bir erkek ya da ne kadar da pilot bir delikanlı diyerek koşarak gitmeyeceğimize göre, sevişmekten önce paylaşacak bir şeyler olmalı diye düşünüyoruz. Ne bileyim bir mizah anlayışı olur, bir nezaket olur. Ama yok, maalesef çoğu bundan yoksun. Neyse ki, arada aranılan kan da çıkıyor. 

Muhabbet ilerleyebiliyorsa eğer, bir sonraki aşama instagram. Sonraki aşama da tahmin edersiniz ki telefon numarası.

Photoshop yapıyor diye kadınlara bok atıyorlar ya hani, bu konuda bizden daha masum değiller.

Direk ‘Seeekkkkssssss’ diye bağıran ihtiyaç sahiplerini bir kenara bırakırsam (ki bu insancıklar kesinlikle sosyal medyanın arkasına saklandıklarından bu kadar gereksiz özgüvene sahipler. Bir barda ya da başka bir ortamda bunu yapsalar, tokatı direk yiyeceklerinin farkındalar), bana ‘Ben ne yapıyorum? Neredeyim ya?’ dedirten birkaç arkadaştan bahsetmek isterim. Bu arkadaşlar evlilik programlarını fazlaca izlemiş olacaklar ki, genel olarak sordukları sorular da bu yöndeydi. ‘Ev senin mi? Ne kadar maaş alıyorsun? Araban var mı?’ Yazık, adamlar bugüne kadar ne kadar düdüklendilerse artık ‘Ev benim. 10 bin maaş alıyorum. Arabam da var’ desem ya oracıkta evlenme teklifi edecekler ya da kariyerlerine son verip, ev beyi olma yolunda ilerleyecekler bilemiyorum. Şaka gibi gerçekten ama daha ilk görüşmede ‘Evlenirsek böyle giyinemezsin, çalışamazsın, şöyle yaparsın, böyle yaparsın’ cümlelerini bile duyup masadan kaçtığımı hatırlıyorum.

Eğitimini güzel yerde tamamlamış ve dış görünüşü itibariyle oldukça modern görünen bir adamdan bunları duyunca zihniyetinin gerçekten evlenmek olduğuna ya da öyle olsa bile bunu ilk görüşte belirtecek kadar saf olduğuna inanmaktansa, belki de bunu elde etme taktiği olarak düşünmek daha mantıklı geldi bana. Hemen akabinde yurt dışında tahsil yapmış ve bugüne kadar her türlü ortama girmiş birinden de ‘Ben seks için burada değilim. Evlenene kadar kadınımı beklerim gerekirse.’ cümlesi teorimi doğrulamış oldu. 

Kadınları bu kadar saf görmelerini ne kadar adice karşılasam da, aslında zaafımızın evlilik olduğunu anlamaya yetecek kadar zeka kırıntısına sahip olmaları da gözlerimi yaşartmadı değil. İlk baslarda ‘Yuh artık.’ diye tepki versem de aslında sonradan fark ettim ki, en başından beri yaptıkları buydu zaten. Tıpkı diğer zaafımızın güç olduğunu düşünüp BMW’li fotolar koyan ya da yaptığı mesleği gözümüze sokan arkadaşlar gibi. Mesleklerini biyolarında paylaşmaktan gurur duydukları belli, ama bununla kalmıyorlar maalesef. İlk foto genelde üniformalı ‘Pilotum ben’ diye bağırıyor. İkinci resim kokpitte çekilmiş. ‘Pilotum ben, uçaktayım’. Üçüncü resmi tahmin ediyorsunuzdur. ‘Bakınız, anlatmaya gerek yok, uçuyorum ben’…

Bir de bu arkadaşların forsundan yararlanmaya çalışan yancı havacılar var. Üzerlerindeki teknik ekip ya da kabin memuru formasına bakmadan kokpitte ya da lövye çekiyor gibi görünürken çektikleri resimler gerçekten içler acısı. Daha bunun gibi olduklarından farklı görünmeye çalışan yüzlerce tip… Acı olan taraf ‘bu insanlar gerçek’ ve her gün dip dibe yaşıyoruz.

Yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. En kibar, yol yordam bilen, ve muhabbeti keyifli olan tipler de havacılar. Hele içlerinden biri var ki, Mr. Sinnerman. Tek kelimeyle çıtayı arşa çıkarttı benim için. Onun için ayrı bir yazı yazılır be 🙂

EN IYI TERAPISTIM EN YAKIN ARKADASIM MI?

Karşı taraftan ayrıldık cümlesini duyar duymaz, -hatta bazen duymamıza bile gerek kalmıyor o sinyali alır almaz- yaptığımız tek şey var: En yakın arkadaşımızı arayıp bir önceki bölümün özetini geçmek ve gelecek bölümün spoilerını vermek.

Neler yaşadığımızı saniyesi saniyesine biliyorlar, tamam kabul- çünkü en yakın arkadaş olmak bunu gerektirir. Hangi gece hangi donu giydiğimize kadar her detayı anlattık bu zamana kadar. Maalesef o telefonu elimize alır almaz her şey daha karışık hale geliyor. Tek bir arkadaş tavsiyesi de yetmiyor üstelik. Ne onun söyledikleri içimizi rahatlatıyor ne de biz henüz kendimizi mutlu hissediyoruz. Sonra sabaha kadar telekız gibi sırasıyla Zehra, Ilayda, Selin kim varsa yaşadıklarımızı bilen teker teker hepsiyle konuşuyoruz. Ama hepsinin zihin yapısı ya da karakteri aynı mı bakalım:

Mesela muhabbeti kısa kesmek isteyen arkadaş var şöyle diyen: ‘’Barışırsınız canım, bir sakin ol. Güzelce uyu şimdi, yarın o arar seni. Konuşursunuz tekrar.’’ Haklı kadın, bu saatte ayrılık haberi vermek için aranır mı bir insan?

Yangına körükle giden arkadaş: ‘Sen şu an ağlarken, adamın umrunda mı? O fosur fosur uyuyordur. Belki de çoktan birini bulmuştur bile.’ Tavsiyesine tükürdüğüm, konuştu yine.

Pollyanna arkadaş: ‘’Hemen kötü düşünme. Yarın arar o seni.’’

İlişkinizdeki problemlerden sıkılmış arkadaş: ‘’Barışırsınız siz yine!’’

Yalnızlıktan dolayı feminist olmuş arkadaş: ‘’O bulmuş da bunuyor. Bir daha senin gibisini nah bulur. Zaten ne buluyorsun o çocukta anlamıyorum’’

Evet, herkese her şeyi anlattık. Arayacak kimse de kalmadı. Peki neden hala rahatlamadık? Üstelik kafa iyice yandı. Ne yapacağız biz şimdi?

Tek bir şeyi unutuyoruz. Ne hissettiğimizi ya da karşı tarafa ne hissettirttiğimizi ve nasıl mutlu olduğumuzu en iyi bilen kişiler bizleriz. Aradığımız kişilerin de mükemmel ilişkisi yok maalesef. Kimden, ne duymaya çalışıyoruz? Kafamızı neden bu kadar karıştırıyoruz?

Kendi aklımız bize yetmiyor, arkadaşlarımızdan aldığımız tavsiyelerle mi yaşamaya ya da kurtarmaya çalışıyoruz ilişkimizi? Hala eski ilişkilerimizden öğrenemedik mi şu gerçeği: Gitmek isteyen adam kıçımızı yırtsak da gidecek. 1 taşla 2 kez üzülmek neden?

MUKEMMEL KADIN, KEYİFLİ KADINDIR

Biz kadınlar! Ah biz kadınlar! Hepimizin aklında aynı deli sorular: ‘Güzeliz, seksiyiz, bakımlıyız, iyiyiz, hoşuz, fedakârız. Gerekirse kendimizden vazgeçecek kadar çok seviyoruz hatta. Peki neyi eksik yapıyoruz? Neden kaçıyor bu erkekler bizden? Neden sevdiğimiz kadar sevilmiyoruz?’

Cevap basit: Sıkıcıyız! İlişki anlayışımız çok klasik ve komplike. İlişkimizi yürütebilmek için çok çabalıyoruz. Her türlü fedakârlık yapıyoruz. Olmayınca kavga ediyoruz. Baskıyla elde tutmaya çalışıyoruz. Adamların özgürlüklerini kısıtlıyor, özel alanlarına dalış yapıyoruz. Kıskançlık krizlerine giriyoruz. Peşlerinden koşuyoruz, ağlıyoruz. Yine olmuyor… Aslında hepimiz aynı şeyi yapıyorken, üstüne ‘Neden ben?’ diye soruyoruz.

Aslında aynı bakış açısına sahip olduğumuz için kaçıyor adamlar bizden. Bu yüzden artık ‘Ben ilişki istemiyorum’ lafını çokça duyar olduk. Aslında çok açık ve net bir şekilde ne istediklerini ve ne istemediklerini söylüyorlar tek bir cümle ile. Sorun; onların bu kadar basit olurken bizim bu kadar komplike düşünmemizde işte. Aynı kalıplardan sıkıldılar artık. Emin olun, hayatında sizden önce yer edinmeye çalışan kadın da aynı sizin gibi davrandı ona karşı ve artık merhum. İşte ‘Neyim eksik?’ sorusunun cevabı: Arkadaşlığınız…

ADAMLAR İLİSKİ İSTEMİYOR! Peki ne istiyor? Keyifli kadın istiyorlar. Çünkü klasik ilişkilerden haz almıyorlar. Zaten kim alır ki? Siz kıskanırken, baskı yaparken, kovalarken çok mu keyif alıyorsunuz? Hayır…

Sevgili olmak demek sadece sarılarak film izlemek, bir şeyler içmek, beraber uyumak ve uyanmak değil. Hayatta keyif alınacak şeyler bunlardan ibaret de değil. Beraber gülmeyi, eğlenmeyi, çocuklaşmayı, çılgınlıklar yapmayı, yeni şeyler öğrenmeyi unutuyoruz ya da bilmiyoruz. Zorlama ‘seni seviyorum’ lar ya da kalıplaşmış romantizmle yürümez bu tekne. Sıkıcı davrandığınız sürece ilgi bekleyemez ve beklediğiniz ilgiyi görmediğinizde şikâyet edemezsiniz.

       ‘‘Hiçbir insanın ömrü, başka bir insanın egosunu taşıyacak kadar uzun değildir.’’ Paulo Coelho

Yapmamız gereken şey çok basit. PART TIME SEVGILI, FULL TIME ARKADAS olmak… Bir insana keyif verdiğiniz sürece hayatında olursunuz.

Hayatımızda daha çok keyifli kadınlar/adamlar görmemiz dileğiyle….

Affetmek erdem midir?

‘Affetmek büyüklüktür. Affetmek erdemdir. Şöyledir, böyledir’ cümlelerini hangi yenilmeye doymayan pehlivan söylemiş bilmiyorum ama, hayır efendim, affetmenin kesinlikle uzaktan yakından erdemlilikle alakası yok. Affetmek en büyük gurursuzluktur. Ben seni ellerimle besleyeyim, sen gel benim ağzıma mıç! Ben de affedeyim… Yok daha neler!

Gururum, kişiliğim nerede kaldı benim? Kendime biçtiğim değer nerede? Bugüne kadar kendimi geliştirmek, yüceltmek için sarf ettiğim onca çaba boşuna mıydı?

En büyük hobilerim arasındadır zaten affetmek. En yakın arkadaşım sevgilimi elimden aldığında, ‘Paket mi yapayım burada mı yersin?’ diye sormak oldum olası adetimdir. Iş yerine yeni gelen, haddini bilmez arkadaş ayağımı kaydırmaya çalıştığında, ‘ Yalnız benim iki bacağım var, bunu da kır istersen.’ derim hep… ‘Canın sağ olsun. Senden önemli mi?’ Erdemliyim ben!

        Yok arkadaş, ben affetmem. İntikam almaya da çalışmam. Beddua da etmem, kin de tutmam. Sessizce kenara çekilir, sinsi sinsi birinin onu aynı şekilde üzmesini beklerim ben. Kimilerinin ‘ilahi adalet’, kimilerininse ‘enerji borçlanması’ dediği şeyin tabirini bilmem ama, inanırım. O gün gelip böğüre böğüre zevkten 4 köşe şarkı söylemek için sabrederim.

En büyük erdem de sabırdır bence. Ne elini, ne ruhunu, ne kalbini kirletirsin. Hiç bir emek harcamadan, kazanabileceğin tek eylemdir. Vakit de kaybetmezsin. Sen hayatını yaşamaya devam ederken, armut hazır olduğunda pişip ağzına düşer zaten…

Çok affetmekten damara bağlamış ablamızın da dediği gibi, sen affetsen ben affetmem…