Brugge’da rüya gibi iki gün

Grote Markt

Mail trafiği olmadan, iş düşünmeden, stressiz ve huzur dolu geçen 2 koca gün ve Brugge’un harika sokakları… Rüya gibi, cennet gibi bir yer… Tarihi binalarla ve turistlerle dolu ama bir o kadar da sessiz sokaklar… Yürüdükçe burnunuza gelen çikolata kokuları, kanallar, doğa, nefis şaraplar… Allah’ım ne güzel bir yer!

Amsterdam Central Station’dan aldığımız tren biletleriyle çıktık yola. Amsterdam’dan Brugge’a geçmek isteyenler için hiç tavsiye etmeyeceğim bir yöntem. Hem pahalı hem rezillik.. Bir sürü indi bindi yapıyorsunuz. Yazımın devamında daha konforlu bir seyahat yöntemi tavsiyesinde bulunacağım sizlere.

Trenden iner inmez, taksiye binip otelimizin yolunu tuttuk. İlk başlarda çok sevimli gelen bir abi kardeş karşıladı bizi otelde. Elimize bir harita verip, bir saat boyunca nereleri gezeceğimizi anlatırken içimizden ‘Bir sus be artık adam!’ diye geçirirken, bir yandan da yardımcı olabilmek için ne kadar yırtındığını taktir ettik tabi… Nankör değiliz. Laf arasında Brugge’u bir uçtan bir uca bir günde bitirebileceğimizi de belirtmeden geçmedi… 

Otelden çıkıp kendimizi Brugge sokaklarında kaybolmaya hazırlarken, gözümüze ilişen dükkanlar tarafından büyülendik. Rengarenk ev aksesuarlarıyla dolu dükkanlar, çikolatalar, wafflelar aklımızı çelmeye yetecek kadar güzel olsa da, bunu daha sonraya bırakmaya karar verip önce bir aç karnımızı doyuralım dedik.

Grote Markt (Büyük Meydan) adı verilen meydanda Sint- Joris isimli restoranda enfes bir pizza ve makarna eşliğinde şarabımızı yudumlarken, geleni geçeni izlemeye koyulduk. Garsonların aşırı sulu esprileri bizi bizden aldı. Her ne zaman biraz üşüsek ve şal istesek hep ayn ı cümleyi duyduk: ‘Battaniye yok ama ben varım’. Çok turist sever bir memleket caaağğnııımmmm…

Minnewaterpark

Yemeğimizi yiyip, free wifi dan doyasıya yararlandıktan sonra ağzımız açık bir şekilde karış karış sokakları gezmeye devam ederken, birden kendimizi kuğularla dolu, harika bir göl ile çevrili yemyeşil bir yerde bulduk( Minnewaterpark). Buradan geçerken arkadaşımla birbirimize bakıp aynı şeyi düşündük ‘Buraya seninle değil, sevgiliyle gelmek lazım’. Her köşesinde resim çekilip, sessizliğin tadını doyasıya çıkardıktan sonra yürümeye devam ettik, taa ki hava kararıp binaların mükemmel ışıklandırmasıyla kanallara vuran büyüleyici yansımaları görene kadar saatin gece olduğunu fark etmedik bile.

Quay of the Rosary

Brugge’un en çok fotoğrafı çekilen yeri Quay of the Rosary’nin tam karşısındaki puba oturup manzara eşliğinde rose şarabımızın tadını çıkardık. Karpostal gibi bir manzara. Tek kelimeyle muhteşem! Buranın şaraplarının güzelliğinden midir, yoksa atmosferin büyüleyiciliğinden midir bilinmez bir kadeh şarap bile bizi çakır keyif yapmaya yetti.  Saat ilerleyip hava serinlemeye başlayınca biz yine bir şal isteme gafletinde bulunduk ve yine aynı cevabı aldık. ‘Didi’ isimli garsonun bizi iltifat yağmuruna tutmasıyla geceyi bitirdik. Burayı gündüz gezseniz bile, mutlaka gece de bir uğramanızı tavsiye ederim. Didiydi dersiniz.

Bizim otelimiz tam meydanda, bir kilisesin karşısındaydı. Bu sebeple sürekli can sesleriyle uyandık. Rahatsız edici olmamakla birlikte, bence huzur vericiydi.  Bu arada kilise çanlarının, duaya çağrı niteliğinde günde birkaç kez çalındığını düşünürdüm hep. Ama çok sık aralıklarla bazen çok kısa, bazen de sürekli şekilde çalındığını gördük. Bunun sebebini internetten araştırmaya karar verdim. Ve doğruysa her saat başı ve saat kaçta o kadar kez çalınırmış. Ama bazen gün ortasında çalan can, bize çok melodik ve sanki bir müzik parçasıymış gibi geldi. Bunun sebebini bulamadım, bilen varsa belirtse şahane olur.

İkinci günümüzde dükkânları gezip ve kanal turu yaptıktan sonra otobüse atlayıp yolculuğuma devam etmeye karar verdik.  Bu arada bu sefer tren kullanmadık. Amsterdam yazımda belirttiğim küçük arkadaşımızın tavsiyesiyle FlexBus isimli uygulamayı kullandık. Tüm Avrupa’da geçerli bir sistem. Size en uygun tren, otobüs ve uçak biletleri opsiyonları sunuyor. Ne kadar erken alırsanız biletiniz o kadar uyguna geliyor.

Biz Hollanda’nın balıkçı kasabalarına doğru yol alırken, otobüs şoförümüz bir arabanın hatalı hareketini görüp polise şikâyet ediyor. Polis anında olay yerine gelip hem o arabayı hem de şahitliğini almak üzere bizim şoförü durdurdu. Hatalı olan sürücüye alkol testinin yanında bir de tükürükle uyuşturucu testi yapıldı. Bu arada lafı gelmişken belirteyim. Sadece Amsterdam’da uyuşturucu görmezden geliniyor. Hollanda’nın diğer şehirlerinde kesinlikle yasak ve hatta hapis cezası varmış. Enteresan…

Bu arada özellikle belirtmek istediğim başka bir nokta da otellerin check out konusunda çok kati olması. Hem çok erken çıkış (10-10:30) veriyorlar, hem de bir dakika bile müsamaha göstermiyorlar. Otobüsümüz saat 3’te olduğu için en azından bavullarımızı otele bırakır, gezmeye devam ederiz diye düşünürken, bizleri otele girişte oldukça sıcak karşılayan insanlardan eser yoktu simdi. 10.28’de temizlik yapmamız lazım diyerek bizi kapının önüne koydular. Biz odayı temizleyip toplayıp çıkmıştık oysaki… Allahtan Avrupa görmüş insanım, yoksa yataklarına sıçar çıkardım 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s