Açık Büfe : TINDER

2 yıl önce bir arkadaşımın gazıyla tanıştım meşhur Tinder’la. Biliyorum, herkes böyle söylüyor ama gerçekten durum bu, arkadaşımın gazıyla girdim. Biraz fazla yalnız takılmış olacaktım ki, artık kafayı yiyeceğime kanaat getirmiş, bin bir ısrarla sonunda beni bulaştırmıştı bu aleme.

Eleme metodunu çok sevmiştim. Beğenirsen sağa, beğenmezsen yallah sola… Sen beğenmediğin sürece kimsenin sana mesaj atma ihtimali de yok, oh mis. Konuşmalar hoşuna gitmezse eşleştiğin kişiyi de unmatch yapabiliyorsun. İlk başlarda soru-cevap şeklinde ilerlediği için muhabbet, kendimi anketör gibi hissetmiştim. Ama sonra olay bazen goygoya, bazen de stres topuna dönüştü benim için.

Ne ararsan var… Eli yüzü düzgün profillerin % 40’ini THY’li beyler, %20’sini istisnasız BMW’li ve spor salonlarında six pack yapmaya çalışan dumble-dorlar, diğer %20’sini nargile man’ler ve tesbihli canlar meşgul ediyor. Geri kalan %20 de maalesef çek senet mafyası tipli amcalar ya da kadınlara ihtiyaçları karşılığında para teklif eden Karaköy bonkörleri…

Şöyle biraz gezindiğinizde ‘Vay anasını’ diyorsunuz. Herkes dünyayı gezmiş, bir ben miyim evde oturan? Herkes ata biniyor, tenis oynuyor, kiteboard yapıyor bir ben miyim netflix’te takılan?   Bir biyografiler yazılmış, hey anam hey… İngilizce bile değil sadece; İspanyolcalar, İtalyancalar… Japonca bile var. Herkes ya doktor, ya mühendis, ya avukat, ya pilot. ‘Beni ne doktorlar, ne mühendisler istedi’ diyen ablalar Tinder’da takılıyormuş demek ki… Bir tane boş insan yok sözde.

Sonra bir beğeniler yağıyor, hey maşallah. Siz beğenmeseniz de adamı gözünüzden kaçırma ihtimaliniz yok, süper like diye bir şey var.  Herkes Tinder’da ama birbirine ‘Neden Tinder’dasin?’ diye soruyor. Bekledikleri cevap belli çünkü: Seks. Bunun için burada değilsen konuşmamızın bir anlamı yok. Adamların tek odaklandığı şey var. Güzel bir kızla sevişmek. O kadar. Hırlı mısın, hırsız mısın önemli değil. İki cümleyi arka arkaya kurabilecek kadar zekân var mı? O da önemli değil. Yalnız yaşıyor ol ve evinin konumunu söyleyecek kadar beynin olsun yeter.

Kadınlarda olay onlardaki gibi işlemiyor farkında değiller… Ay ne kadar kaslı bir erkek ya da ne kadar da pilot bir delikanlı diyerek koşarak gitmeyeceğimize göre, sevişmekten önce paylaşacak bir şeyler olmalı diye düşünüyoruz. Ne bileyim bir mizah anlayışı olur, bir nezaket olur. Ama yok, maalesef çoğu bundan yoksun. Neyse ki, arada aranılan kan da çıkıyor. 

Muhabbet ilerleyebiliyorsa eğer, bir sonraki aşama instagram. Sonraki aşama da tahmin edersiniz ki telefon numarası.

Photoshop yapıyor diye kadınlara bok atıyorlar ya hani, bu konuda bizden daha masum değiller.

Direk ‘Seeekkkkssssss’ diye bağıran ihtiyaç sahiplerini bir kenara bırakırsam (ki bu insancıklar kesinlikle sosyal medyanın arkasına saklandıklarından bu kadar gereksiz özgüvene sahipler. Bir barda ya da başka bir ortamda bunu yapsalar, tokatı direk yiyeceklerinin farkındalar), bana ‘Ben ne yapıyorum? Neredeyim ya?’ dedirten birkaç arkadaştan bahsetmek isterim. Bu arkadaşlar evlilik programlarını fazlaca izlemiş olacaklar ki, genel olarak sordukları sorular da bu yöndeydi. ‘Ev senin mi? Ne kadar maaş alıyorsun? Araban var mı?’ Yazık, adamlar bugüne kadar ne kadar düdüklendilerse artık ‘Ev benim. 10 bin maaş alıyorum. Arabam da var’ desem ya oracıkta evlenme teklifi edecekler ya da kariyerlerine son verip, ev beyi olma yolunda ilerleyecekler bilemiyorum. Şaka gibi gerçekten ama daha ilk görüşmede ‘Evlenirsek böyle giyinemezsin, çalışamazsın, şöyle yaparsın, böyle yaparsın’ cümlelerini bile duyup masadan kaçtığımı hatırlıyorum.

Eğitimini güzel yerde tamamlamış ve dış görünüşü itibariyle oldukça modern görünen bir adamdan bunları duyunca zihniyetinin gerçekten evlenmek olduğuna ya da öyle olsa bile bunu ilk görüşte belirtecek kadar saf olduğuna inanmaktansa, belki de bunu elde etme taktiği olarak düşünmek daha mantıklı geldi bana. Hemen akabinde yurt dışında tahsil yapmış ve bugüne kadar her türlü ortama girmiş birinden de ‘Ben seks için burada değilim. Evlenene kadar kadınımı beklerim gerekirse.’ cümlesi teorimi doğrulamış oldu. 

Kadınları bu kadar saf görmelerini ne kadar adice karşılasam da, aslında zaafımızın evlilik olduğunu anlamaya yetecek kadar zeka kırıntısına sahip olmaları da gözlerimi yaşartmadı değil. İlk baslarda ‘Yuh artık.’ diye tepki versem de aslında sonradan fark ettim ki, en başından beri yaptıkları buydu zaten. Tıpkı diğer zaafımızın güç olduğunu düşünüp BMW’li fotolar koyan ya da yaptığı mesleği gözümüze sokan arkadaşlar gibi. Mesleklerini biyolarında paylaşmaktan gurur duydukları belli, ama bununla kalmıyorlar maalesef. İlk foto genelde üniformalı ‘Pilotum ben’ diye bağırıyor. İkinci resim kokpitte çekilmiş. ‘Pilotum ben, uçaktayım’. Üçüncü resmi tahmin ediyorsunuzdur. ‘Bakınız, anlatmaya gerek yok, uçuyorum ben’…

Bir de bu arkadaşların forsundan yararlanmaya çalışan yancı havacılar var. Üzerlerindeki teknik ekip ya da kabin memuru formasına bakmadan kokpitte ya da lövye çekiyor gibi görünürken çektikleri resimler gerçekten içler acısı. Daha bunun gibi olduklarından farklı görünmeye çalışan yüzlerce tip… Acı olan taraf ‘bu insanlar gerçek’ ve her gün dip dibe yaşıyoruz.

Yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. En kibar, yol yordam bilen, ve muhabbeti keyifli olan tipler de havacılar. Hele içlerinden biri var ki, Mr. Sinnerman. Tek kelimeyle çıtayı arşa çıkarttı benim için. Onun için ayrı bir yazı yazılır be 🙂

EN IYI TERAPISTIM EN YAKIN ARKADASIM MI?

Karşı taraftan ayrıldık cümlesini duyar duymaz, -hatta bazen duymamıza bile gerek kalmıyor o sinyali alır almaz- yaptığımız tek şey var: En yakın arkadaşımızı arayıp bir önceki bölümün özetini geçmek ve gelecek bölümün spoilerını vermek.

Neler yaşadığımızı saniyesi saniyesine biliyorlar, tamam kabul- çünkü en yakın arkadaş olmak bunu gerektirir. Hangi gece hangi donu giydiğimize kadar her detayı anlattık bu zamana kadar. Maalesef o telefonu elimize alır almaz her şey daha karışık hale geliyor. Tek bir arkadaş tavsiyesi de yetmiyor üstelik. Ne onun söyledikleri içimizi rahatlatıyor ne de biz henüz kendimizi mutlu hissediyoruz. Sonra sabaha kadar telekız gibi sırasıyla Zehra, Ilayda, Selin kim varsa yaşadıklarımızı bilen teker teker hepsiyle konuşuyoruz. Ama hepsinin zihin yapısı ya da karakteri aynı mı bakalım:

Mesela muhabbeti kısa kesmek isteyen arkadaş var şöyle diyen: ‘’Barışırsınız canım, bir sakin ol. Güzelce uyu şimdi, yarın o arar seni. Konuşursunuz tekrar.’’ Haklı kadın, bu saatte ayrılık haberi vermek için aranır mı bir insan?

Yangına körükle giden arkadaş: ‘Sen şu an ağlarken, adamın umrunda mı? O fosur fosur uyuyordur. Belki de çoktan birini bulmuştur bile.’ Tavsiyesine tükürdüğüm, konuştu yine.

Pollyanna arkadaş: ‘’Hemen kötü düşünme. Yarın arar o seni.’’

İlişkinizdeki problemlerden sıkılmış arkadaş: ‘’Barışırsınız siz yine!’’

Yalnızlıktan dolayı feminist olmuş arkadaş: ‘’O bulmuş da bunuyor. Bir daha senin gibisini nah bulur. Zaten ne buluyorsun o çocukta anlamıyorum’’

Evet, herkese her şeyi anlattık. Arayacak kimse de kalmadı. Peki neden hala rahatlamadık? Üstelik kafa iyice yandı. Ne yapacağız biz şimdi?

Tek bir şeyi unutuyoruz. Ne hissettiğimizi ya da karşı tarafa ne hissettirttiğimizi ve nasıl mutlu olduğumuzu en iyi bilen kişiler bizleriz. Aradığımız kişilerin de mükemmel ilişkisi yok maalesef. Kimden, ne duymaya çalışıyoruz? Kafamızı neden bu kadar karıştırıyoruz?

Kendi aklımız bize yetmiyor, arkadaşlarımızdan aldığımız tavsiyelerle mi yaşamaya ya da kurtarmaya çalışıyoruz ilişkimizi? Hala eski ilişkilerimizden öğrenemedik mi şu gerçeği: Gitmek isteyen adam kıçımızı yırtsak da gidecek. 1 taşla 2 kez üzülmek neden?

MUKEMMEL KADIN, KEYİFLİ KADINDIR

Biz kadınlar! Ah biz kadınlar! Hepimizin aklında aynı deli sorular: ‘Güzeliz, seksiyiz, bakımlıyız, iyiyiz, hoşuz, fedakârız. Gerekirse kendimizden vazgeçecek kadar çok seviyoruz hatta. Peki neyi eksik yapıyoruz? Neden kaçıyor bu erkekler bizden? Neden sevdiğimiz kadar sevilmiyoruz?’

Cevap basit: Sıkıcıyız! İlişki anlayışımız çok klasik ve komplike. İlişkimizi yürütebilmek için çok çabalıyoruz. Her türlü fedakârlık yapıyoruz. Olmayınca kavga ediyoruz. Baskıyla elde tutmaya çalışıyoruz. Adamların özgürlüklerini kısıtlıyor, özel alanlarına dalış yapıyoruz. Kıskançlık krizlerine giriyoruz. Peşlerinden koşuyoruz, ağlıyoruz. Yine olmuyor… Aslında hepimiz aynı şeyi yapıyorken, üstüne ‘Neden ben?’ diye soruyoruz.

Aslında aynı bakış açısına sahip olduğumuz için kaçıyor adamlar bizden. Bu yüzden artık ‘Ben ilişki istemiyorum’ lafını çokça duyar olduk. Aslında çok açık ve net bir şekilde ne istediklerini ve ne istemediklerini söylüyorlar tek bir cümle ile. Sorun; onların bu kadar basit olurken bizim bu kadar komplike düşünmemizde işte. Aynı kalıplardan sıkıldılar artık. Emin olun, hayatında sizden önce yer edinmeye çalışan kadın da aynı sizin gibi davrandı ona karşı ve artık merhum. İşte ‘Neyim eksik?’ sorusunun cevabı: Arkadaşlığınız…

ADAMLAR İLİSKİ İSTEMİYOR! Peki ne istiyor? Keyifli kadın istiyorlar. Çünkü klasik ilişkilerden haz almıyorlar. Zaten kim alır ki? Siz kıskanırken, baskı yaparken, kovalarken çok mu keyif alıyorsunuz? Hayır…

Sevgili olmak demek sadece sarılarak film izlemek, bir şeyler içmek, beraber uyumak ve uyanmak değil. Hayatta keyif alınacak şeyler bunlardan ibaret de değil. Beraber gülmeyi, eğlenmeyi, çocuklaşmayı, çılgınlıklar yapmayı, yeni şeyler öğrenmeyi unutuyoruz ya da bilmiyoruz. Zorlama ‘seni seviyorum’ lar ya da kalıplaşmış romantizmle yürümez bu tekne. Sıkıcı davrandığınız sürece ilgi bekleyemez ve beklediğiniz ilgiyi görmediğinizde şikâyet edemezsiniz.

       ‘‘Hiçbir insanın ömrü, başka bir insanın egosunu taşıyacak kadar uzun değildir.’’ Paulo Coelho

Yapmamız gereken şey çok basit. PART TIME SEVGILI, FULL TIME ARKADAS olmak… Bir insana keyif verdiğiniz sürece hayatında olursunuz.

Hayatımızda daha çok keyifli kadınlar/adamlar görmemiz dileğiyle….

Affetmek erdem midir?

‘Affetmek büyüklüktür. Affetmek erdemdir. Şöyledir, böyledir’ cümlelerini hangi yenilmeye doymayan pehlivan söylemiş bilmiyorum ama, hayır efendim, affetmenin kesinlikle uzaktan yakından erdemlilikle alakası yok. Affetmek en büyük gurursuzluktur. Ben seni ellerimle besleyeyim, sen gel benim ağzıma mıç! Ben de affedeyim… Yok daha neler!

Gururum, kişiliğim nerede kaldı benim? Kendime biçtiğim değer nerede? Bugüne kadar kendimi geliştirmek, yüceltmek için sarf ettiğim onca çaba boşuna mıydı?

En büyük hobilerim arasındadır zaten affetmek. En yakın arkadaşım sevgilimi elimden aldığında, ‘Paket mi yapayım burada mı yersin?’ diye sormak oldum olası adetimdir. Iş yerine yeni gelen, haddini bilmez arkadaş ayağımı kaydırmaya çalıştığında, ‘ Yalnız benim iki bacağım var, bunu da kır istersen.’ derim hep… ‘Canın sağ olsun. Senden önemli mi?’ Erdemliyim ben!

        Yok arkadaş, ben affetmem. İntikam almaya da çalışmam. Beddua da etmem, kin de tutmam. Sessizce kenara çekilir, sinsi sinsi birinin onu aynı şekilde üzmesini beklerim ben. Kimilerinin ‘ilahi adalet’, kimilerininse ‘enerji borçlanması’ dediği şeyin tabirini bilmem ama, inanırım. O gün gelip böğüre böğüre zevkten 4 köşe şarkı söylemek için sabrederim.

En büyük erdem de sabırdır bence. Ne elini, ne ruhunu, ne kalbini kirletirsin. Hiç bir emek harcamadan, kazanabileceğin tek eylemdir. Vakit de kaybetmezsin. Sen hayatını yaşamaya devam ederken, armut hazır olduğunda pişip ağzına düşer zaten…

Çok affetmekten damara bağlamış ablamızın da dediği gibi, sen affetsen ben affetmem…

Çocukluğumuzun unutulmazları

Ne kadar kolay mutlu olurmuşuz eskiden? Küçük görünen rengarenk şeyler, aslında ne renkli izler bırakmış hayatımızda. O küçücük şeyler, en mutlu anılarımızdan birkaçı olmuşlar aslında fark ettirmeden. Aynısından sahip olduğumuz halde atmaya kıyamayacak kadar değer vermişiz her birine.  En yakın arkadaşlarımız onlardan bir tanesini istediğinde içten içe üzülecek kadar masum, alt dudağımızı büzerek yine de paylaşacak kadar da vicdanlıymışız.

       Bakalım hatırlayınca kimleeerrrrr, hangi günlerde bulacak kendini …

Tasolar

Cips paketlerinden çıkan yuvarlak plastik oyun kartları. Her birinin üzerinde farklı pokemon karakteri vardı. Unisex bir oyundu bizim için,  hepimizin cebinde onlarca bulmak mümkündü. Hala bazı internet sitelerinde koleksiyon olarak satışları mevcut.

Misketler

Çoğunlukla erkek çocuklarının mahalle aralarında oynadığı, poşet poşet ceplerinde taşıdıkları minik rengarenk cam nesneler. Bowlingin minik ve old fashion versiyonu bir nevi. Çocukların yerde yan yana sıralanan bilyeleri vurabilmek için yarıştıkları, uğruna ne kavgalar/küslüklerin çıktığı oyun.

Kokulu-renkli mektup kâğıtları/zarfları

Kızların vazgeçilmezi. Kokulu bir kâğıda yazdığımız sevgi dolu cümlelerimizi, renkli bir zarfa koyup vererek gösterirdik insanlara verdiğimiz önemi. Kimi zaman arkadaşlarımızın, kimi zaman hayran olduğumuz öğretmenlerin, kimi zamanda platonik aşıklarımızın az yüzünü güldürmedik hani.

Kokulu silgiler

Çeşitli hayvan, meyve, ya da çizgi film kahramanları şekilleri olan mis kokulu silgiler. En güzeli yeşil olandı bence, elma elma kokardı. İster ayı mayalı olsun, ister kelebekli… Her biri içimizde yeme hissi uyandırırdı.

Minnak kokular

Adını dahi bilmediğimiz ama tüm kırtasiyelerde satılan minik poşetlerdeki kokular. Bunları alırken amacımız neydi acaba?

Kokulu kalpli kâğıtlar

Üzerinde Aslan Kraldan tutun da küçük Emrah’a kadar, tüm çizgi film karakterlerinin ya da sanatçı resimlerinin olduğu küçük kalpli kâğıtlar. Kokulu Barbie’yi anlıyorum da, Küçük Emrah’ın ya da Mustafa Sandal’ın ya da bir Orhan Gencebay’ın neden çilek koktuğu hala çözemediğim bir çocukluk travması. Burak Kut ya da Tarkan resimlerini alıp, üstüne bir de bunları koklarken hangi kafadaydık acaba?    Hayır yani, bu kadar sapkın bir hayranlık yasayacağımız yaşlarda da değildik ki… Annem babam da mi görmedi hiç bunları yaparken? Bir tanesi de tutup kızım sen manyak misin niye demedi?

Şıpsevdi kâğıtları

Her biriktirdiğimiz şey, kokulu silgiler kadar masum değilmiş demek ki… Şıpsevdi kâğıtları! Sen de en az kokulu kalpli kâğıtlar kadar suçlusun bence. Her ne kadar ‘Aşk sarılmaktır’, ‘Aşk beraber uyumaktır’ diye saçma sapan aşk taktikleri/tanımları verdigin o zamanlar seni sempatik bulsam da, şu anki kafayla günümüz kadınlarının aşk tutkusunu bu kadar abartılı yaşamalarında senin de payın olduğunu düşünüyorum.

Hayata ‘aşık’ olmanız dileğiyle

Aşkla Kendinizle Kalın

Eskiden evlilik merakımız yüzünden kaçırırdık adamları, şimdilerde sadece güzelim bir ilişkiye razı olup onu da bulamaz olduk. ‘Evlilik için daha çok erken’ diyen adamlar, şimdi ‘Ben ilişki istemiyorum’ cümlesini sıkça tekrarlar oldular. Peki nedir bu değişimin sebebi? Erkeklerin kadınları elde etmek için bin takla attıkları zamanlara ne oldu? Evlilik teklifi aldıklarında gerçekten şaşıran kadınların yerini, ‘Ne zaman evleneceğiz?’ diyen kadınlar ne ara aldı? Sahi biz kadınlar nasıl bu hale geldik?

         Bu ‘Tüm arkadaşlarım evleniyor, ben nasıl yalnız kalırım?’ psikolojisi neden? ‘Yaşın geçiyor bak, bir an önce çocuk yap!’ zırvalıklarına takılıp mutsuz olma lüksü de nereden geliyor? Kadını toplumda önemli kılan şey ne ara medeni durumu oldu? En önemli soru, biz neden ‘doğru adamı’ bulmaya odaklandık ve bunun uğrunda değersizleşmeyi kendimize değer gördük?

         Eskiye göre daha çok söz sahibi değil miyiz toplumda? Daha güçlü? Daha özgür? Bu özelliklerimiz bizi maskülen mi yaptı acaba? Erkeklerle kadınlar sanki rol değiştirdi ilişkilerde. Onlar kaçıyor biz kovalıyoruz. Onlar hayatlarından her türlü keyif almaya devam ederken, biz tek bir ‘amaç’ uğruna keyif almamız gerek zamanımızı kaçırarak yaşıyoruz. Evet, maalesef ki- bir ilişkiyi kendimize amaç edindik… Her şeyimiz tamam, bir ilişkimiz ‘eksik’ çünkü. Ferhat için dağları delen Şirin, Mecnun için çölleri aşan Leyla olduk. Tabiri caizse sirk maymunları gibi, adamları etkilemek için her yeteneğimizi sergilemek zorunda hissediyoruz kendimizi. Bir adam bulduk mu da, kaçmasın diye her türlü fedakârlığı yapıyoruz. Vay halimize!. ‘’- Ev hanımı mı istiyorsun? Ben çok güzel börek açar, dolma yaparım. -Dişi kadın mı istiyorsun? Her gün jartiyer giyer, seni kapılarda karşılarım. ‘’ Peki ne zaman değiştirmeyi düşünüyoruz bu kafaları? Adammm senin için ne yapıyor, adaaammmm??? Biz kendimizi mutlu etmeyi bilmezken, elin oğlunun bizi mutlu etmesini nasıl bekleriz? 

        İlişkisi olanlar ya da evli olanlar çok mu mutlu sanıyoruz? Bizim gibi düşündükleri için, buldukları ilk adamla -Anlaşabiliyor muyuz, anlaşamıyor muyuz? diye düşünmeksizin- evleniverdikleri için bu kadar çok mutsuz evlilik var etrafımızda. Bu kafayla yapılan evliliklerin mutlu sona ulaştığını düşünüyorsanız, sizinle ayni fikirde olamayacağım. Çünkü ben her gece birbirlerine kıçları dönük uyuduklarına iddiaya girerim. 

       Evliliğe karşı bir insan gibi algılanmak istemem. Her kadın gibi benim de evlilik hayali kurduğum zaman olmadı mı? Tabi ki oldu. Üniversitedeyken, birbirimize ‘mezun oluruz, işe başlarız, evleniriz gibi’ cümleler sarf ettiğimiz ve çoook da uzun suren bir ilişkim oldu benim de. Ama sonrasında evleneceksem bu adam ‘o adam’ değil dedim kendi kendime, oldurmaya çalışmadım zorla. Ve ben ne zamanki bunu yaptım, o zaman değişti düşüncelerim. Yaşadığım ilişkinin aslında bir alışkanlık ya da koşullanma olduğunu fark ettim.  Sonra ilk kez aşık oldum. Hala güzel bir şekilde anabildiğim bir adamla tanıştım o ayrılık sayesinde.

     Yani demem o ki artık karşılaştığımız her adam için ‘Acaba bu kez olur mu?’ diye yaklaşmazsak, sonrasında ‘Bu da gol değil’ şeklinde hayal kırıklıklarımız olmaz. Akışına bırakmak lazım her şeyi. Gezin, tozun, görün, eğlenin, öğrenin… Biraz kendinizle kalın… Doya doya yaşayın her anınızı. Gerçekten yaşamaya odaklanın. Hayata ‘aşık’ olmanız dileğiyle. Sevgiler…

Asıp yüzünü kalmışsın, azcık kırıtman lazım

           Sıradaki şarkı Nilüfer’den devrin tüm yalnızlarına gelsin: Sevmek eskidenmiş güzelim, sanki yıllar öncesinde kalan… Aşkınız bir masalmış bir tanem, düş yerine ONSmuş yaşanan…

Önce derin bir nefes alıp bu gerçeği içimizde sindiriyoruz… Ommmmmm…. Herkes sindirdi mi? Güzeeelllll… Zaten artık eskisi kadar zor değil sindirmesi. Şimdi kendimizi bu psikolojiden çıkarmak için neler yapıyoruz. Hayır efendim, öyle adamı arayıp ağzına geldiği gibi küfürler yağdırmıyorsun. Hayır, saçma sapan sitem mesajları da yok… Hemen koş git bir kâğıt kalem al gel. Senin kendi kendine bir halt edeceğin yok.

       Eveeeetttt…. Kendi kendini mutlu edebileceğin bir liste hazırlayalım şimdi beraber. Kendinde değiştirmek istediğin bir şey ekle ilk olarak oraya hemen. Ne bileyim kilo mu vermek istiyorsun, memişlerini mi yaptırmak istiyorsun, saçlarını sırf eski sevgilin istiyor diye mi bu renk yapmıştın… İlk olarak bunu değiştiriyoruz. Yaz kızım madde 1. Sonra tek başına yapabileceğin birkaç aktivite bulmamız lazım. Tenis oynayabilirsin, resim yapabilirsin, ata binebilirsin, poligonda atış yapabilirsin ya da ahşap boyayabilirsin. Kursa da başlayabilirsin bunlar için, yeni insanlarla tanışmak da iyi gelecektir. Turlara da katılabilirsin. Yeni bir dil öğrenebilirsin. Odanın/ evinin duvarlarını ya da dekorunu değiştirebilirsin. Yoookkk ben hiçbir şeyden mutlu olmam artık diyorsan da, bok yeme iki dakika dinle de insanlara hayrın dokunsun bari. Huzur evleri/çocuk esirgeme/hayvan barınakları ziyaretleri yapabilirsin. Bağış yapabilirsin. Destek kuruluşlarında gönüllü olabilirsin. Bugüne kadar yapmak isteyip de ertelediğin bir şey yok mu? Onu da ekle listeye. Bir de arkadaşlarla yapılacak tatil planları… Oh misss. Bunları yaptıktan sonra kapı kapı dolaşıp falcıları gezmene gerek kalkamayacak. Bana dua edeceksin. Caaanımmmm ben.

Ağzına sağlık Sertap bacım
-Kilolar gitti, saç baş boyandı, ya da memeler dipcik gibi oldu. ✔

-Özgüven tazelendi.✔

-Mutluluk hormonu yeniden salgılandı. ✔

    -Yeni şeyler öğrenildi. ✔

      -Kendimizi geliştirdik. ??

-Yeni hobiler ve arkadaşlar edindik. ✔

           Şimdi dilersen eski sevgilinin menziline girip KAYBETTIGINE DON BAK ISTEDIM psikolojisine girebilirsin. Yapma desem de yapacaksın zaten. O saatten sonra U dönüşü yapmıyoruz ama bak sakıııınnnn!!! Sadece ego tatmini, sonra gelsin next.